‘garip’ yazisi için etiketler

Bugün. Altı mayıs ikibinondört.

Bugün. Altı mayıs ikibinondört. Benim 26. doğum günüm ve ben tüm yalnızlığım ile birlikte evime gidiyorum. Saat dokuz. Akşam olan Dokuz tabiki. Yorgun, argın, yer yer kırgın. En beklenmedik kişilerden tebrik mesajı aldım. Benim diyen kişi ses etmedi. Haliyle garip hissediyor insan. Tüm doğum günlerini tek tek yazıp en azından mesaj ile bile olsa kutlama huyum var. İnsanlardan bunu beklemem pek ama herkesin unutması yada önem vermemesi biraz acıttı.
Belki benim fazla düşünmem, hüsn-ü kuruntum. Bilmiyorum. Tek bildigim eve gidip bira içmek ve gerçekten sarhoş olmak istediğim. Sonra belki sağı solu ararım. Onun için bile çok yorgun olabilirim aslında. Bitkinim. Uzun süre sonra ilk defa bu kadar bitkin. Bıkkın. Yorgun.
Bugün. Altı mayıs ikibinondört. Benim 26. doğum günüm.

Mezuniyet

Şimdiye kadar adam akıllı hiç düşünmediğim bir olgu üzerine yazı yazmaya kalkışırken daha önce düşünmediğim bu olayın çoktan başıma geldiğinin idrakıyla yavaş yavaş ortama alışmaktayım.

Ben bugün diplomamı aldım. Kocaman, fiyakalı bir şey. Soğuk damgası gitmiş ama izleri halen durmakta. Islak imzalı falan. Ben daha 5 metreden yakınına gidememişken koskoca rektöre kadar çıkmış kağıt, masasına konmuş, imzalanmış falan.

İşte bugün o kağıdı aldım. Yeminimi de ettim ayak üstü. Öğretmen oldum ya artık. Öğretmen yemini ettim. Sanki hiç ayrılmayacakmışım gibi yaşadığım o okulda öğrenciliğim sona ererken artık başka bir sıfatla gireceğim o kapıdan. Bölümümle neredeyse tamamen alakasız bir şekilde sistemcilik oynarken artık öğrenci sıfatım yok o okulda. Yakın zamanda da indirimli seyahat kartımı iptal ederler tam olur. Yani tam tarife olur. Sinemalarda, yolculukta… Amanın hiç bir yerde indirimim kalmadı artık.

Çok garip duygular içerisinde miyim onu bile tahmin edemiyorum. Göreceğiz…

Kalın sağlıcakla.

Yīnyáng

Merhaba,

Yine ben. Yine garip bir ruh haline girmişim ki bir yazı yazma hevesiyle blogumu açıp sizin karşınıza gelmişim. Gerçi bu durumda olduğumu söylemem için özellikle yazı yazmama veya başka bir şey düşünmeme gerek yok. Gayet açıkça biliyorum böyle olduğumu.

İlginç bir şekilde başıma gelen bir olay neticesinde düştüğüm bu ilgi çekici durum aslında çoğu insan için rahatsız edici bir durum. Daha doğrusu benim için ilginç olan o olay, çoğu kişi için ilginç değil hatta en kibar tabiriyle “olağanüstü”.

Bu olaylar silsilesi hayatın bizim için nasıl garip oyunlar hazırladığını ve bu oyunlara dahil olmamız için bizi nasıl kandırdığını açıkça göstermekle birlikte aslında bu oyunlara ihtiyacımız olduğunu gösteriyor. Hayatın bu oyunlarının aslında bizim için ciddi problemler (problem de değil ya aslında yanlış oldu, anlayın siz) olduğunu farkediyoruz.

Bende böyle bir şeyin ortasında buldum kendimi takdir edersiniz ki. Belki de her açıdan zıt olduğum bir durumun karşısındayım. Burası da tesadüfen oldu. Zıt olan bir şeyin karşısında olurum zaten normalde de.

Aslında yavaş yavaş zıt olan şeylerin birbirlerini muhteşem şekilde tamamlayacaklarını düşünmeye başladım. Ters olduğu için düşünülmeyen şeylerin aslında tam olarak istediğimiz şey olma ihtimallerinin o kadar da küçük olmadığını gördüm, yaşadım, yaşıyorum.

Neyse konuyu uzatmanın bir manası yok. Aslın yazmak istediklerimden, hayal ettiklerimden de bir hayli uzaklaştım. Özet geçmem gerekirse: Bir şeylere çok garip bir başlangıç yaptım. O kadar garip ki yani anlatamam kimseye. Ancak devamında o kadar ilgi çekici, merak uyandırıcı ve harika şeyler olmaya başladı ki ilk durum ne kadar garip olursa olsun, olanların geneli gariplikten çıktı.

Yazılarım anlamsız gelebilir. Bazı şeyleri söyleyip bazı şeyler hakkında sessiz kalmayı seviyorum sanırım. Mini etek gibi, asıl ilhi çeken şey dışında şeyler söylediğimi hissediyorum arada sırada. Anlıyorsunuz veya anlamıyorsunuz o mini eteğin altında ne olduğunu bilmiyorum ama bunları yazmak benim için kesinlikle çok iyi, güzel geliyor.

Daha fazla uzatmıyorum.

Sevgilerle.

Umuma açık blog.

Umuma açık günlük tutmanın garip bir işlem olduğunu belirtmeliyim. Bir sürü kısıtlama var aslında önümde.

Devamını oku

Başlıksız yazılarımdan biri

Anladım artık ya. Ben otu da boku da kafasına takan kompleks sahibi birisi olmadığıma inanamam artık. İşin kötü kısmı olduğumu da söyleyemem. Devamını oku

Steril Ortamda Arıcılık

Parttime ev kızı çıldırısa ne olur. Tabiki bilmediği ama işine de yaramayacak bir konuya sarar. Bu sefer ki konumsa arıcılık.

Her şey de olduğu gibi  bu da ilk başlarda fena ilgimi çekti. Gezdiğim şirin bloglar, ağaçlara takılmış oğullar, arı kovanları arasında verilen samimi pozlar, bilmediklerimi anlatan bloggerlar falan derken bu merakın basit birşey olmadığını ne yazık ki farkettim.

Arıcılığın derinine inmeliydim. Lakin indikçe kafam daha fazla  karışmaya, resimler daha fazla çirkinleşmeye, arıcılık gerçek yüzünü göstermeye, ben daha fazla arı ve garip petek resimlerinden huylanıp daha fazla kaşınmaya başladım. Kaşındıkça midem bulanmaya, midem bulandıkça daha yoğun kaşınmaya başladım.

Artık öyle bir evreye geldim ki bu gidişe bir son vermek lazımdı. Artık o iğrendiğim resimlerin üstüne üstüne gitmeli, inatla izlemeli, okumalı ve hem merakımı hem de kaşıntımı teskin etmeliydim. Devamını oku

Sonrası Rûyalar

Selamlar,

Uzun bir aradan sonra yeniden yazıyorum. Yazılar arasında bu kadar zaman farkı olmasının sebebi olarak üşengeçlik ve aklımdaki şeyleri tam olarak toparlayamamam olarak düşünülebilir aslında.

Herşeye rağmen gözümü karartıp bir kaç satır birşey yazmaya niyet ettim, başladım.

Devamını oku

KÜTÜPHANE OKUYUCULARI

Eğer şimdiye kadar kütüphanelerin sessiz, sakin ve monoton olduğunu düşünüyorsanız bu fikrinizden hemen vazgeçin. Zira asla hiçbir gün diğerini tutmuyor. Bunun en önemli göstergesiyse okuyucular. Nedense düzenli gelen okuyucuların neredeyse hiç biri, bende dâhil, normal değil.
Örneğin;
– Sadece 17 yaşındaki kızına koca, kendine sevgili bulmak için gelen 45’lik Cevriye Hanım.
– Yanıp yanıp sönen Türk bayrağı broşlu, rengi solmuş Atatürk kolyeli, yalnızca “Osman Aysu” okuyan, herkesle ukala ukala konuşan 65’lik Şükriye Hanım.
– Konularına göre ayrılmış atasözleri kitabı hazırlamak isteyen teknik lise öğrencisi milliyetçi Fatih.
– Kitabın hangi sayfasından hangi çeşit çekirdek kabuğu çıktığını bile not ederek getiren 35’lik Kemal Bey.
– Sadece seri kitapları okuyan 9 yaşındaki süper zekâ Mustafa
– Çocuğunda gözlemlediği her tuhaf hareket için kütüphaneye koşan 28 yaşındaki Zeliha Hanım ve onun ultra ince sesli 32 yaşındaki kocası Mehmet Bey.
– Aldığı kitapları unutup “ Niye alanlar getirmiyor?” diye sinirlenip “O kitaplar sizde ve hala getirmemişsiniz.” deyince de zeytinyağı gibi üste çıkan lise 2 öğrencisi Zehra.

Ve daha anlatamadığım nicesi…
Aslında kütüphanelerde eğlenmemek içten bile değil. Salt okuyucularla meşgul olun yeter.
Bir gün yeteri kadar malzeme topladığıma kanaat getirdiğimde onlar hakkında eğlenceli öyküler yazmak isterim.

Klasik müzik

Evet aynen böyle bir ortamdayım. Klasik müziğim çalıyor bir köşede, diğer köşede indirdiğim oyunumu kurma çalışmaları yapıyorum. Devamını oku

Yukarı Çıkabilir miyiz?

BURASI NERESİ LAN?

Selam, ben Burak ve sen benim blogumdasın. Burası çok saçma bir blog baştan uyarayım. Anlamlı yazılar yok, öyle üstün şeyler de yok. Gir bak işte. Bide aşağıdaki reklama tıklarsan bi kere çok sevinirim.