Her telden iç kusma provası

Merhaba,

Uzun bir aranın ardından bir yazıyla daha yeniden merhaba diyorum sizlere. Sizlere derken yani işte okuyan kim varsa. Okuyan son bir kaç kişinin de artık kalmadığını düşünmek için haklı sebeplerim var.
Ancak artık kendi içimi boşaltmak için bir şeyler yazmam gerektiği sonucuna varmış bulunuyorum eve dönerken. Otobüste bulundum bu şekilde. İki elimle demirlere tutunmuş halde camdaki yansımamı izlerken kulaklıklarımdan beynime sızan şarkının belki de hiç farkında olmadan beni soktuğu ruh hali bu belkide. Devamını oku

Benim hiç arkadaşım ölmemişti…

Ben, ölümü 3 yaşında ki çocuklardan daha iyi kavradığını düşünüp, kabullenebileceğini zanneden bir yetişkinim! Devamını oku

Peki ben tuşlara bastım, neden?

Sosyalistlerin neden bu kadar tutkulu insanlar olduklarını şimdi daha iyi anladım. Çünkü kapitalizm giderek insanlığımızı törpülüyor ve biz farkında bile olamıyoruz. Belki çok klasik ama paranın parayı çektiği, küçük yatırımcı diye kendimizi yiyip bitirdiğimiz piyasada aslında zerre bile olamadığımızı anlamak için çok zeki olmaya gerek yok. Gidin buram buram kapitalizm kokan bir franchising fuarına bakın bakalım incir çekirdeği büyüklüğünde ki birikiminiz size ne kadar özgüven sağlıyor. Devamını oku

Bu kez insan değil, bu başka

Bu kez saçlarımın arasında dünyaya merhaba diyen sivilcelerin sebebi bir insan değil. Devamını oku

Bayramın Kutlu Olsun

Eski bir dostla tekrar buluşmak gibiydi o an. Hayatımda çok az kereler geçtiğim, bundan sonra ofisimin burada olmasından dolayı daha çok geçecek olduğum Okmeydanı metrobüs durağının benim için ne anlama geldiğini anımsadım bugün.

Beni derinden etkilemiş şeyler neticesinde bugün buradan bugün geçerken başımı öne eğip yaramazlık yapmış bir ana okulu öğrencisi gibi suskunum. Dışarı ağlayacak cesareti kendimde göremediğim için içimi ıslatmakla meşgulum.

Bu yazı bayramda yayına girecek. Bu yazıyı bayramdan önce yazdım.

Çünkü arayamam, konuşamam, hiç bir şey yapamam. Sonuna kadar hakettim bunu. Ne olduğunu sormayın, tartışmayın, merak bile etmeyin.
Neyse…

Bayramın kutlu olsun.

Bir gün uyarısı

Bastonuna sarılmış uslu uslu oturuyordu.

Belki kanında ki alkol belki yılların ağarttığı saçlarının uysal ağırlığıdır sebebi.

Bilemem sararmış atletinin ne ile kirlendiğini.

O mu kirli yoksa benim gözlerim mi kirli görüyor her şeyi…

 

Dedim ya hafiften güzel bir kafa sahibi.

Ama yinede hesaplaşmaya engel değil bence.

Hatta belki bizden çok daha iyi yargılıyordur kendini.

Kirli tırnaklarına bakıp bakıp, yumruklarını sıkıp kafasını sallıyor belli belirsiz.

Nedenini bilemem ben, anlam veremem.

Benim anlamlarım ona yenik, ona çaresiz…

Mesai Bitse de Gİtsem

Merhaba;

Böyle biraz taklit başlangıçla yazmak istemezdim ama sabah trenden yeni inmişken ancak bu kadar olabiliyor. He bir de kafam çok karışık. Hem de öyle değil. Okul bitmek üzereyken kendimi vurgun yemiş gibi hissediyorum. Benliğim yıllarca, dokuz yıllarca üniversite öğrencisiyken sımsıkı üzerime yapışmış meslekimsi şeyden vazgeçemiyor bir türlü. Tabi bir de okulu bitirmek demek İstanbul’u uzun bir süre bırakmak da demek. Zira şu aralar memleketteki durumlar öyle bir halde ki, zaruri haller olmadıkça asla şehir hattının ötesini ihlal edemem.

Bir tanecik sınavım kaldı. Şu ansa bu yüzden İstanbul’dayım zaten.  Hem de dilekçe verme bahanesiyle sınava daha üç gün varken. Neden üç gün önce? Çünkü yolculuğun o insana yaşattığı “Kaçış duygusu”nu hemen hissetmek istiyorum. Çünkü acilen İstanbul’un iyileştirici etkisine ihtiyacım var. Çünkü, çünkü işte.

Biliyor musunuz, tam da şu anda kendimi Sait Faik gibi hissettim. Hani öyküsünde adalar iskelesinde son vapuru kaçırmak için beklediğini yazar ya, ben de aynı. Dilekçe verme saatini burada okulun dibindeki Kadıköy de bekliyorum. Bir akşam olsun, mesai saati bitsin, döneceğim tekrar annemlerin yanına.

Bir Erkeğin Bir Kadınla Imtihanı…

Hiç kimse bu yazıyı okuduktan sonra eskisi gibi olmayacak. Evet iddialı bir konu ve bir o kadar iddialı bir yazan… Devamını oku

Naif İnsanım Vesselam

Konferanstayım.

Herkes bir hocayla fotoğraf çektirme çabası içerisinde. Bir bakmışım ben de bir arkadaşımın peşine düşmüş kocaman bir profesörün yanında poz veriyorum. Aslında- galiba hiç bir hocaya özel bir ilgim olmadığından- bana öyle “hocam bir fotoğraf çektirelim.” demek çok anlamsız geliyor. Ama işte vermişiz bir kere poz. Neyse resmi çektirdik, çevreye baktım, arkada başka bir hoca asmış suratını bize bakıyor. O anda içimde kocaman bir şefkat damarı kabardı. Yazık dedim hocaya, onunla kimse böyle bir şey yapmıyor. Hemen gittim yanına. “Hocam sizinle bir kare çektirebilir miyim?” Bana demesin mi “Hiç vaktim yok aaa! Yemek yiyelim ondan sonra olmaz mı?” Meğer şu herkesin “İstanbul Hatırası” mumamelesi yaptığı hocayı bekliyormuş  “milletin işi onunla bitse de gitsek, yemek yesek.” diye sıkılıp duruyormuş. Suratını asması da bu yüzdenmiş.

Yahu ne naif insanım ben. Adam doçent olmuş böyle şeylere kafa mı yoracak?

Çingene Bastonu

Çingenelere hiç bir garezim yok. Hatta zaman zaman onları izlemek zevkli bile gelir bana. Gel gör ki her zaman bu kadar eğlenceli de olmuyorlar maalesef. Hele hele dolmuş otobüs gibi kaçamayacağın bir ortamdaysan.

Ataşehir-Harem-Üsküdar dolmuşuna binmiş üsküdara gidiyordum. Dolmuşta arka arkaya koltuklara oturmuş yedi tane çingene vardı. Yedisi kokulu, ikisi sümüklü, birisi nine, ikisi anne, üçü çocuk. (Kokuları matematiğimi alt üst etmiş olabilir.)  Üst üste oturuyorlardı işte. Ben çevredeki her insana karşı hoşgörülü olamaya and içmiş kızsa her ne kadar onlardan mide bulandırıcı kokular yükselse de burnumu kırıştırmama kararlıydım. Sonuçta tüm çingeneler kokacak diye bir kaide yoktu. (Bu yazıyı yazmadan önce her karşılaştığım çingenenin yakınından geçip kokularını içime çekmeye çalıştım. Tam da düşündüğüm gibi hiç biri o dolmuştakiler gibi kokmuyorlardı.) Fakat yine de sümüğü kuruyup iki kısa yeşil yol haline gelmiş küçük erkek çocuğa bakmamakta kararlıydım. Elinde kırmızı bir fülüt vardı. İnce ince üfleyip duruyordu. Ben ayakta duruyordum. Arkadaki dörtlüde iki yer boşaldı, geçtim oturdum. Sümüklü velet de annesinin kucağından kalkıp benim yanıma. Koku buram buram yanımda tütüyordu artık ve ben dolmuşun biraz daha hızlı gitmesi için dua etmeye başlamıştım. Çocuğun kokusu, sümüğü yetmiyormuş gibi bir de öndeki diğer küçük çingeneyle bağırış çığırış kavga etmeye de başladı. (Oh, kokulu küfürler desene.!) Anneler hiç durur mu onlar da bastılar paparayı sümüklüye. Ben sıkıntıdan iyice gerilmiş, yüzüm asılmış tortop olmuş bir vaziyette otururken öndeki çingene nine okkalı küfürler savurarak bastonla çocuğa vurmaya başladı. Daha doğrusu vurmaya çalıştı. Daha doğrusu ıskalamama çalıştı. Zira baston bana vuruyordu, çocuğa değil. Bu durumda kalkıp “hey ne yapıyorsunuz” diye bağırmak gerek değil mi? Bense koku beynimi bloke etmiş olacak, kendimi savunmak için tek kelime dahi edemedim. Nine çocuğu susturdu. Bendeki yumuşak baston darbeleri… Öylece geldik Üsküdar’a.

Bu olaydan sonra ön yargı mekanizmam sonunda iflas etti. Bindiğim araçlara şöyle bir bakıyor, eğer içeride çingene yoksa biniyorum. Mazallah bu sefer de terlik ayakkabı falan, hiç kaldıramam doğrusu.

Yukarı çık

BURASI NERESİ LAN?

Selam, ben Burak ve sen benim blogumdasın. Burası çok saçma bir blog baştan uyarayım. Anlamlı yazılar yok, öyle üstün şeyler de yok. Gir bak işte. Bide aşağıdaki reklama tıklarsan bi kere çok sevinirim.