Çingene Bastonu

Çingenelere hiç bir garezim yok. Hatta zaman zaman onları izlemek zevkli bile gelir bana. Gel gör ki her zaman bu kadar eğlenceli de olmuyorlar maalesef. Hele hele dolmuş otobüs gibi kaçamayacağın bir ortamdaysan.

Ataşehir-Harem-Üsküdar dolmuşuna binmiş üsküdara gidiyordum. Dolmuşta arka arkaya koltuklara oturmuş yedi tane çingene vardı. Yedisi kokulu, ikisi sümüklü, birisi nine, ikisi anne, üçü çocuk. (Kokuları matematiğimi alt üst etmiş olabilir.)  Üst üste oturuyorlardı işte. Ben çevredeki her insana karşı hoşgörülü olamaya and içmiş kızsa her ne kadar onlardan mide bulandırıcı kokular yükselse de burnumu kırıştırmama kararlıydım. Sonuçta tüm çingeneler kokacak diye bir kaide yoktu. (Bu yazıyı yazmadan önce her karşılaştığım çingenenin yakınından geçip kokularını içime çekmeye çalıştım. Tam da düşündüğüm gibi hiç biri o dolmuştakiler gibi kokmuyorlardı.) Fakat yine de sümüğü kuruyup iki kısa yeşil yol haline gelmiş küçük erkek çocuğa bakmamakta kararlıydım. Elinde kırmızı bir fülüt vardı. İnce ince üfleyip duruyordu. Ben ayakta duruyordum. Arkadaki dörtlüde iki yer boşaldı, geçtim oturdum. Sümüklü velet de annesinin kucağından kalkıp benim yanıma. Koku buram buram yanımda tütüyordu artık ve ben dolmuşun biraz daha hızlı gitmesi için dua etmeye başlamıştım. Çocuğun kokusu, sümüğü yetmiyormuş gibi bir de öndeki diğer küçük çingeneyle bağırış çığırış kavga etmeye de başladı. (Oh, kokulu küfürler desene.!) Anneler hiç durur mu onlar da bastılar paparayı sümüklüye. Ben sıkıntıdan iyice gerilmiş, yüzüm asılmış tortop olmuş bir vaziyette otururken öndeki çingene nine okkalı küfürler savurarak bastonla çocuğa vurmaya başladı. Daha doğrusu vurmaya çalıştı. Daha doğrusu ıskalamama çalıştı. Zira baston bana vuruyordu, çocuğa değil. Bu durumda kalkıp “hey ne yapıyorsunuz” diye bağırmak gerek değil mi? Bense koku beynimi bloke etmiş olacak, kendimi savunmak için tek kelime dahi edemedim. Nine çocuğu susturdu. Bendeki yumuşak baston darbeleri… Öylece geldik Üsküdar’a.

Bu olaydan sonra ön yargı mekanizmam sonunda iflas etti. Bindiğim araçlara şöyle bir bakıyor, eğer içeride çingene yoksa biniyorum. Mazallah bu sefer de terlik ayakkabı falan, hiç kaldıramam doğrusu.

Kardelen

Bir kaç gündür haftalardır tam anlamıyla ot gibi yaşıyorum diyebilirim. İşe git, eve gel, tekrar işe git, tekrar eve gel, tekrar… Hayır, buraya defalarca yazmayacağım merak etme ancak şunu bilmen gerekiyor ki hayatım bunu defalarca tekrar eder bir şekilde geçmekte. Devamını oku

Yazı yazmak, kimlik ve candaki huy üzerine bir yazı

Uzun zamandır yazmayı düşünüyorum. Yolda aklıma bir şeyler geliyor, bu gelen şeyleri başka öğelerle birleştirip yeni şeyler üretiyorum ve hepsini yazmak istiyorum. Ancak eve geldiğimde hep yorgun olduğum için her seferinde yazma işini esgeçip daha zahmetsiz işler yapmaya koyuluyorum.

Bu cumartesi akşamında oturup yazmanın iyi olacağına karar verip parmaklarımı klavye ile sevişmesine izin veriyorum.

Bir çok konu var aklımda aslında. Bir sürü insan, bir çok olay var. Galiba hepsinden bahsedeceğim veya bir kaç parçaya bölerek “yazılar” yazacağım. Devamını oku

Yok başlık filan!

Evet ben bu sayfadan ayrı kalalı çok uzun zaman oldu. eksikliğim hissedildi mi yada ne bileyim birileri yazayım diye beklediğimi bilmiyorum. Esasında o kadar önemli değil. Ben twitter olayına girdiğimden beri zaten yazma eyleminden oldukça uzaklaştığımın farkındayım. Niye diye soracak olursanız o kadar kaliteli insanların arasında benim kalem oynatmaya hakkım olmadığını düşündüm. Geçelim.

Uzun zamandır yazmadıysam zannetmeyin ki hiç bir şey karalamadım. Çok şey yazdım çizdim ama kimselere diyemedim esasında. Çünkü yazdıklarım yenilir yutulur cinsten değildi. Ne bir hayvan kaldı etrafımda ne de insan. O kadar yani. Haklı haksız bakmadım vurdum kırbacı. Bunları çok yadırgamıyorum çünkü alışkınım. Normal insan ilişkilerim filan olsaydı zaten herkes gibi bir insan olurdum lay lay lom geçinir giderdik. Ne yapalım bende akıl almaz, sosyal manyak, bu durumdan çokça paranoyak bir adamım işte.

Biraz ters bir adamım ben, anlaşılması zor, geçimsiz. Bir adamı sevmediysem, içim gülmüyorsa ona, yüzümde gülmüyor. Gözden çıkardıysam tekrar alıp yerine koyamıyorum. Aynı ortamda kalmaya bile tahammül edemiyorum. Onunla aynı ortamda olan insanlara içten içe acıyorum.

Üzgünüm ama ben sizin gibi olamıyorum ya. Kusura bakmayın size bile kızıyorum sırf bu yüzden.  Herkesle aram iyi olsun diye bir anlayışı kabul edemiyorum, elimde değil. Olmayacaksa olmasın. Gözümün içine baka baka yalan söyleyip, türlü türlü dolaplar çevirip kendine yer yapacaksın, sonra da benden sana aynı şekilde davranmamı bekleyeceksin. Yok canım bekleme zaten hiç niyetim yok. Benim olduğum yerde seni etrafımda görmemek yeter bana.

Neyse ne dediğimi kendim bile bilmiyorum. Zaten yazılmak istenen şeyi en sona yazmışım okuyunca anladım. Sinirlendim yine gidip yatıyorum. Fikrim değişirse belki o yazdıklarımı da paylaşabilirim sizinle.

Kendini bloglarla bir tutma. Sen blog musun?

İlginç bir yorum, ilginç çağrışımlar ve ilginç fikirler.

Bunların hepsinin bu akşam kesiştiğini hissedebiliyorum. Hissetmekten ziyade, görüyorum. Senden ne zaman özür dilediğimi hatırlamıyorum (eğer kısa bir zaman içinde bir salaklık yapıpta dilediysem ve hatırlamıyorsam özür dilerim) çünkü farketmesen de son zamanlarda neredeyse her hareketimi tartmaya dikkat ediyorum.

Aklımdaki şeyleri tartmadan oradan çıkartmıyorum, en saldırgan olmaya yatkın olduğun zaman da senin tarafından olduğumu anlatmaya çalışıyorum. “Sende anlamıyorsun beni!” diye yaptığın serzenişlerde “Hayır! Çok iyi anlıyorum, sen anladığımı nasıl farketmiyorsun?!” demiyorum. Nasıl diyeyim ki? Zaten zor ve emin olmadığın bir karar vermek üzereyken nasıl daha düşüncesizce üzerine gelip seni sıkıntılara sokayım?

Ya aslında bunları söylemenin anlamını şu anda bilmiyorum. Yazıya başlarken çok güzel bağlayabileceğimi düşünüyordum ancak her zaman ki gibi evdeki hesap çarşıya uymadı. Kendimi yazı yazma konusunda geliştirmem gerekiyor.

Neticede demek istediğim ana fikir sanıyorsam ortada.

Sonradan farkettim ki şarkıcı Yaşar’ın dizelerine benzemiş biraz.

Kendini martılarla bir tutma, senin kanatların yok.
Kendini bloglarla bir tutma, sen blog musun?

Saçma mı biraz? Evet :)

Pişman mıyım? Hayır :)

Özür Dilerim

Aklımda çok şeyler dolanıyor yine,
Özür dilerim seni boşladığım için.
Bir ay önce heveslendirip bıraktım yine,
Neler dönüyor, nasıl hesap yapıyor içim.

Bunların altına bir kaç şey daha yazmak istedim devam niteliğinde. Olmadı. Ya çok saçma oldu, ya çok uyumsuz oldu. Gerçi bu yazdıklarımın da pek anlamlı olduğunu söyleyemeyeceğim.

Tek söyleyebileceğim, artık bloglarla konuşacak seviyeye gelmiş ve alışkanlıklarımı değiştirmem zorunda olmamdır.

Yeni Haberler

Merhaba.

Uzun zamandır yazmadığımın farkındayım. Her seferinde akşam eve gidince yazayım, dur başım rahatlasın yazayım, şöyle olsun, böyle olsun vs. bahanelerle yazmayı geciktirdiğimi farkettim.

Önce güncellemeleri geçelim. İşe girdim. MagiClick ajansında, WD pozisyonunda işe başladım 31 Ocak 2011 tarihinde. Şimdilik güzel gidiyor ancak çıkış saatinin stabil olmaması benim dinlenmemi engelliyor diyebilirim. İşte olmadığım ve yemek yemediğim tüm zamanlarım uyuyarak geçiyor neredeyse. Şu anda bile işteyim. Bir kaç tane linke bağlı çıkıp çıkmamam. Linkler gelirse çıkacağım. İş yükü bu kadar az aynı zamanda bu kadar gereksiz yere bekleyen bir tek ben varım sanıyorum.

Bunları saymazsak gayet memnunum. İnsanlar iyi, ortam iyi. M.Ü. Bilişim Merkezinden birlikte çalıştığım iki kişiyle yine aynı ekiple çalışma fırsatını yakaladım. Biri hemen arkamda. Öbürü gözlerimi bile oynatmadan görebileceğim bir açıda oturuyor.

1 aydır işsiz gezmenin sonuçları bu ayın ortalarına doğru tüm ağırlığıyla hissettirecek. Şu anda toplam mal varlığım 30 lira ve 19 şubattan önce aylık akbilimi yüklemek için 60 lira bulmam gerekiyor bir yerlerden. Sıçızlardayız kısacası. Hiç bu kadar diplerde gezinmemiştim şimdiye kadar. Bildiğin sıfır yani. Yokluk, hiçlik. Hayırlısı olsun.

Neyse bu akşamlık bu kadar.

Kalın sağlıcakla.

Burak

Sıkıldım mı ne :D

Bir haftalık tatilin sonuna gelmeye yakın bir zamandayım. Günler hem çok hızlı hemde çok yavaş geçti diyebilirim.

Bilgisayarsız ve teknolojisiz bir ortamda bir hafta vakit geçirmek gerçekten işkence gibi gelmekle birlikte herşeyden uzak bir hafta tatilin tadını anlatmak gerçekten çok zor olsa gerek kelimelerle.

Devamını oku

Tatil!

Sonunda özlemini çektiğim tatile kavuştum diyebilirim. 2 senedir göremediğim babam ve babaannemin yanına gelip hasret gidermeye başladık dün akşam itibariyle.

Bunca zaman sonra geri dönmek çok güzel bir his uyandırdı içimde. Uzun zamandır görülmeyen şeyleri görmek, yaşanmayan şeyleri yeniden yaşamak çok iyi geldi diyebilirim. Tabi ki bu tatil önümüzdeki ay faturaların gelecek olması sebebiyle o kadar uzun olamayacak çünkü o faturaları yatıracak param kalmadı :D

Neyse efendim bu kadar kısa bir yazı yeter şimdilik :D İlerleyen zamanlarda belki bir yane daha yazarım :

Kalın sağlıcakla.
Burak.

Yeni yıl!

Uzun zamandır yazmadığım blogumun beni bekleyen sayfalarında kendimi yeniden yazarken buldum sonunda. Hayatımda son yazımdan sonra çok şey oldu, çok şey değişti. Devamını oku

Yukarı çık

burakistan.com

İçinizi dökebileceğiniz, içimizi okuyabileceğiniz, teknoloji hakkından bir şeyler bile bulma ihtimaliniz olan bir blog.
Ayrıca isim belirtmeden herşeyi yazabileceğiniz bir duvarı var.