Yazar arşivi

Mesai Bitse de Gİtsem

Merhaba;

Böyle biraz taklit başlangıçla yazmak istemezdim ama sabah trenden yeni inmişken ancak bu kadar olabiliyor. He bir de kafam çok karışık. Hem de öyle değil. Okul bitmek üzereyken kendimi vurgun yemiş gibi hissediyorum. Benliğim yıllarca, dokuz yıllarca üniversite öğrencisiyken sımsıkı üzerime yapışmış meslekimsi şeyden vazgeçemiyor bir türlü. Tabi bir de okulu bitirmek demek İstanbul’u uzun bir süre bırakmak da demek. Zira şu aralar memleketteki durumlar öyle bir halde ki, zaruri haller olmadıkça asla şehir hattının ötesini ihlal edemem.

Bir tanecik sınavım kaldı. Şu ansa bu yüzden İstanbul’dayım zaten.  Hem de dilekçe verme bahanesiyle sınava daha üç gün varken. Neden üç gün önce? Çünkü yolculuğun o insana yaşattığı “Kaçış duygusu”nu hemen hissetmek istiyorum. Çünkü acilen İstanbul’un iyileştirici etkisine ihtiyacım var. Çünkü, çünkü işte.

Biliyor musunuz, tam da şu anda kendimi Sait Faik gibi hissettim. Hani öyküsünde adalar iskelesinde son vapuru kaçırmak için beklediğini yazar ya, ben de aynı. Dilekçe verme saatini burada okulun dibindeki Kadıköy de bekliyorum. Bir akşam olsun, mesai saati bitsin, döneceğim tekrar annemlerin yanına.

Naif İnsanım Vesselam

Konferanstayım.

Herkes bir hocayla fotoğraf çektirme çabası içerisinde. Bir bakmışım ben de bir arkadaşımın peşine düşmüş kocaman bir profesörün yanında poz veriyorum. Aslında- galiba hiç bir hocaya özel bir ilgim olmadığından- bana öyle “hocam bir fotoğraf çektirelim.” demek çok anlamsız geliyor. Ama işte vermişiz bir kere poz. Neyse resmi çektirdik, çevreye baktım, arkada başka bir hoca asmış suratını bize bakıyor. O anda içimde kocaman bir şefkat damarı kabardı. Yazık dedim hocaya, onunla kimse böyle bir şey yapmıyor. Hemen gittim yanına. “Hocam sizinle bir kare çektirebilir miyim?” Bana demesin mi “Hiç vaktim yok aaa! Yemek yiyelim ondan sonra olmaz mı?” Meğer şu herkesin “İstanbul Hatırası” mumamelesi yaptığı hocayı bekliyormuş  ”milletin işi onunla bitse de gitsek, yemek yesek.” diye sıkılıp duruyormuş. Suratını asması da bu yüzdenmiş.

Yahu ne naif insanım ben. Adam doçent olmuş böyle şeylere kafa mı yoracak?

Çingene Bastonu

Çingenelere hiç bir garezim yok. Hatta zaman zaman onları izlemek zevkli bile gelir bana. Gel gör ki her zaman bu kadar eğlenceli de olmuyorlar maalesef. Hele hele dolmuş otobüs gibi kaçamayacağın bir ortamdaysan.

Ataşehir-Harem-Üsküdar dolmuşuna binmiş üsküdara gidiyordum. Dolmuşta arka arkaya koltuklara oturmuş yedi tane çingene vardı. Yedisi kokulu, ikisi sümüklü, birisi nine, ikisi anne, üçü çocuk. (Kokuları matematiğimi alt üst etmiş olabilir.)  Üst üste oturuyorlardı işte. Ben çevredeki her insana karşı hoşgörülü olamaya and içmiş kızsa her ne kadar onlardan mide bulandırıcı kokular yükselse de burnumu kırıştırmama kararlıydım. Sonuçta tüm çingeneler kokacak diye bir kaide yoktu. (Bu yazıyı yazmadan önce her karşılaştığım çingenenin yakınından geçip kokularını içime çekmeye çalıştım. Tam da düşündüğüm gibi hiç biri o dolmuştakiler gibi kokmuyorlardı.) Fakat yine de sümüğü kuruyup iki kısa yeşil yol haline gelmiş küçük erkek çocuğa bakmamakta kararlıydım. Elinde kırmızı bir fülüt vardı. İnce ince üfleyip duruyordu. Ben ayakta duruyordum. Arkadaki dörtlüde iki yer boşaldı, geçtim oturdum. Sümüklü velet de annesinin kucağından kalkıp benim yanıma. Koku buram buram yanımda tütüyordu artık ve ben dolmuşun biraz daha hızlı gitmesi için dua etmeye başlamıştım. Çocuğun kokusu, sümüğü yetmiyormuş gibi bir de öndeki diğer küçük çingeneyle bağırış çığırış kavga etmeye de başladı. (Oh, kokulu küfürler desene.!) Anneler hiç durur mu onlar da bastılar paparayı sümüklüye. Ben sıkıntıdan iyice gerilmiş, yüzüm asılmış tortop olmuş bir vaziyette otururken öndeki çingene nine okkalı küfürler savurarak bastonla çocuğa vurmaya başladı. Daha doğrusu vurmaya çalıştı. Daha doğrusu ıskalamama çalıştı. Zira baston bana vuruyordu, çocuğa değil. Bu durumda kalkıp “hey ne yapıyorsunuz” diye bağırmak gerek değil mi? Bense koku beynimi bloke etmiş olacak, kendimi savunmak için tek kelime dahi edemedim. Nine çocuğu susturdu. Bendeki yumuşak baston darbeleri… Öylece geldik Üsküdar’a.

Bu olaydan sonra ön yargı mekanizmam sonunda iflas etti. Bindiğim araçlara şöyle bir bakıyor, eğer içeride çingene yoksa biniyorum. Mazallah bu sefer de terlik ayakkabı falan, hiç kaldıramam doğrusu.

Şüphe

On yedi yaşındaki çocuk kral Tutankamon şaibeli bir biçimde öldürüldüğünde elbette ki arkasında bıraktığı eşi Ankesemon kendine alacağı yeni güveyi emri altındakilerden seçmeyecekti. Doğrusu Hitit kralı Şuppiluma şüpheye düşüp vakit kaybetmeseydi, Mısır’a göndereceği oğlu, Ankesemon’un rakipleri tarafından öldürülmesine fırsat kalmadan hem güzel bir geline eş, hem de koca bir devlete hükümdar olacaktı.

Şüphe bizi zaman zaman tehlikelerden uzak tutsa da, zaman zaman da bazen bir oğul, bazen bir devler bazense sadece bir dost kaybettirir.

Bunun içindir ki neyden, niye ve ne kadar şüphe edeceğimize çok dikkat etmeli, arkadaşlarımızı bir kalemde silip atmamalıyız.

Evin Meleğini Nasıl Öldüreceğimin Resmidir

Not: Bu yazı kurgudur ona göre okuyun.

Bendeniz melekli bir kız olarak mutlaka arkadaşlarıma yardım eder, onların yardımına- her ne olursa olsun- koşarım. Onlardan fazla bir anlayış da beklemem aslında. Kendileri iyi olsunlar yeter. Bu arada tatillerde mutlaka çamaşır, bulaşık, yemek gibi rutin işlerinin yanında ara ara ev süpürme, tuvalet, banyo temizleme işlerine de girerim. Kendime vakit ayırmak mı? Yok canım kim kaybetmişte onu biz bulalım. Ben saçımı süpürge ederim çevremdeki insanlar için. Ayrıca derslerime de çalışırım ben. Ödevleri muntazaman yapar fakat bu arada hiç kendime ait bir hobi edinmem. Öyle okul için, başkaları için, uğraşır didinirim. Onlar iyi olsun tek.

Bu durumdan hoşlanıyor muyum peki? Yok canım ne münasebet. Nefret ediyorum bu durumdan. Ama gelin görün ki içime bir ev meleği kaçmış, ne çıkarabiliyorum onu içimden ne de onunla yaşamak keyifli geliyor bana. Yok bu böyle olmayacak artık. Kesinlikle birşeyler yapmam lazım. Bu melek kendim için yaptığım şeylere öyle engeller koyuyor ki anlatamam. Bir kere yazı yamak istiyorum ben. Uzun uzun vakitler harcayarak kurgular kurmak, öyküler, romanlar yazmak istiyorum. Yalnız bunun için kendime vakit ayırmam gerek değil mi? Anasını satayım melek izin vermiyor ki. Yok bir şekilde onu öldürmem gerek artık. Öldüreyim de ben de rahatlayım benim onları yazmamı bekleyen harfler de.

Meleğin katli öyle olmalı ki tarih boyunca yaşasın bu hikaye, gönüllere korku salsın, destanlaşsın. Yaptığım bu iş içine melek kaçmış her yazar olmak isteyen kıza ibretlik olsun, yol göstersin. Devamını oku

Açık Mektup

Sayın Almanya’dan gelen akraba;

Neden çok güzel, fazla güzel, fasfazla güzel, fasırfasırfazla güzel, acayip güzel, haddinden fazla güzel kızınızın peşinde dolaşmıyorsunuz. Yoksa siz kızınızın başına bir şey gelmesinden korkmuyor musunuz? Devamını oku

Steril Ortamda Arıcılık

Parttime ev kızı çıldırısa ne olur. Tabiki bilmediği ama işine de yaramayacak bir konuya sarar. Bu sefer ki konumsa arıcılık.

Her şey de olduğu gibi  bu da ilk başlarda fena ilgimi çekti. Gezdiğim şirin bloglar, ağaçlara takılmış oğullar, arı kovanları arasında verilen samimi pozlar, bilmediklerimi anlatan bloggerlar falan derken bu merakın basit birşey olmadığını ne yazık ki farkettim.

Arıcılığın derinine inmeliydim. Lakin indikçe kafam daha fazla  karışmaya, resimler daha fazla çirkinleşmeye, arıcılık gerçek yüzünü göstermeye, ben daha fazla arı ve garip petek resimlerinden huylanıp daha fazla kaşınmaya başladım. Kaşındıkça midem bulanmaya, midem bulandıkça daha yoğun kaşınmaya başladım.

Artık öyle bir evreye geldim ki bu gidişe bir son vermek lazımdı. Artık o iğrendiğim resimlerin üstüne üstüne gitmeli, inatla izlemeli, okumalı ve hem merakımı hem de kaşıntımı teskin etmeliydim. Devamını oku

Babaanne üzgünüm, hamarat bir ev mankeni olmak istemiyorum.

Etrafta alıngan, sinirli, ukala, bayburttan nem kapan yaşlıları gördükçe birgün bende onlar gibi olacak mıyım acaba diye düşünüp çok korkuyorum. 

Konu babaannem aslında. 71 yaşında kendisi ve çocuk gibi oldu artık. Yemek yapıyorum beğenmiyor,  sabahları erkenden beni uyandırıyor, geç yatmamı sorun ediyor, 10 dk geç kalksam suratını asıyor.  Erkek kardeşimin ütüsünü yapmıyorum, onun özel kahvaltısını hazırlamıyorum diye beni dünyanın en vicdansız kardeşi ilan ediyor. Devamını oku

KÜTÜPHANE OKUYUCULARI

Eğer şimdiye kadar kütüphanelerin sessiz, sakin ve monoton olduğunu düşünüyorsanız bu fikrinizden hemen vazgeçin. Zira asla hiçbir gün diğerini tutmuyor. Bunun en önemli göstergesiyse okuyucular. Nedense düzenli gelen okuyucuların neredeyse hiç biri, bende dâhil, normal değil.
Örneğin;
- Sadece 17 yaşındaki kızına koca, kendine sevgili bulmak için gelen 45’lik Cevriye Hanım.
- Yanıp yanıp sönen Türk bayrağı broşlu, rengi solmuş Atatürk kolyeli, yalnızca “Osman Aysu” okuyan, herkesle ukala ukala konuşan 65’lik Şükriye Hanım.
- Konularına göre ayrılmış atasözleri kitabı hazırlamak isteyen teknik lise öğrencisi milliyetçi Fatih.
- Kitabın hangi sayfasından hangi çeşit çekirdek kabuğu çıktığını bile not ederek getiren 35’lik Kemal Bey.
- Sadece seri kitapları okuyan 9 yaşındaki süper zekâ Mustafa
- Çocuğunda gözlemlediği her tuhaf hareket için kütüphaneye koşan 28 yaşındaki Zeliha Hanım ve onun ultra ince sesli 32 yaşındaki kocası Mehmet Bey.
- Aldığı kitapları unutup “ Niye alanlar getirmiyor?” diye sinirlenip “O kitaplar sizde ve hala getirmemişsiniz.” deyince de zeytinyağı gibi üste çıkan lise 2 öğrencisi Zehra.

Ve daha anlatamadığım nicesi…
Aslında kütüphanelerde eğlenmemek içten bile değil. Salt okuyucularla meşgul olun yeter.
Bir gün yeteri kadar malzeme topladığıma kanaat getirdiğimde onlar hakkında eğlenceli öyküler yazmak isterim.

Bir Mayıs’ta Boşluk

Geçen cumartesi  Üsküdar’da gönüllü olarak çalıştığım kütüphaneye gidemedim. Zira 1 Mayıs: resmi tatil. Yaaaa,  bir de ben bunu sabah erkenden kalkıp oraya gidince anladım. Tabi bir de içerideki güvenlik görevlisinin pis pis sırıtışından. Şu görüntüye bak! Çalışma aşkıyla yanıp tutuşan gönüllü bir kız. Resmen rezil olmuştum.  Sonrasındaysa ” koca bir gün” ün nasıl geçeceği gerçeğiyle karşı karşıya geldim.  Yani tam anlamıyla boşluğa düşmüştüm. Devamını oku

Yukarı Çıkabilir miyiz?

burakistan.com

İçinizi dökebileceğiniz, içimizi okuyabileceğiniz, teknoloji hakkından bir şeyler bile bulma ihtimaliniz olan bir blog.
Ayrıca isim belirtmeden herşeyi yazabileceğiniz bir duvarı var.