Her telden iç kusma provası
- 05.12.2011 20:58
- Yazan: Burak Bozyiğit
- Yorum yaz
Merhaba,
Uzun bir aranın ardından bir yazıyla daha yeniden merhaba diyorum sizlere. Sizlere derken yani işte okuyan kim varsa. Okuyan son bir kaç kişinin de artık kalmadığını düşünmek için haklı sebeplerim var.
Ancak artık kendi içimi boşaltmak için bir şeyler yazmam gerektiği sonucuna varmış bulunuyorum eve dönerken. Otobüste bulundum bu şekilde. İki elimle demirlere tutunmuş halde camdaki yansımamı izlerken kulaklıklarımdan beynime sızan şarkının belki de hiç farkında olmadan beni soktuğu ruh hali bu belkide.
Herşeye rağmen emin değilim. Otobüste dinlediğim gibi radyo eksen’i açmış bir halde söyleyenin ses tonundan, baterinin davullara vurmasından ve trompetin sesinden hüzünlü (belki de bir ayrılık parçası) olduğu belli olan bir parçayla bu halimin üzerine tuz, biber ekiyorum. İşte yeni bir tane daha başladı. Solist ağlayacak gibi. Ve ben bu ruh halini tüm benliğimle paylaşıyorum diyebilirim.
Kendimi mutlu hissettiğim zamanlar genelde sunucumun konsoluna bağlanmış halde parmaklarımdan klavyeye akan dokunuşların ekranda yarattığı küçük sevimli yeşil izlere bakarken, web sunucu yazılımıyla oynamadığım (bazen bozduğum) ve sunucularıma gelen isteklere şöyle bir göz attığım zamanlar desem yanlış olmaz herhalde.
Ancak bu anlar hayatımın tüm vaktini kaplamıyor. Ben ki sunucu aleminde takılan bir çömez olarak hayatımda geçirdiğim süreleri buraya veremiyorum.Çünkü program yazmam lazım istemesemde. Yazıyorum, liseden beri programcı olarak yetiştim. Ancak sanırım bu iş bana göre değil diyebilirim. Arayüz kodlaması için şeyi diyemeyeceğim ancak yazılım için durum bu şekilde sanırım.
Sunucuyla uğraşmak, kıvranmak, çabalamak benim işim olmalı.
Hayatımı da sorgularken bulabiliyorum kendimi ara sıra. Yani ben neyim, niye bu işi yapıyorum. Yapmalı mıyım? Bilmiyorum ki! Hayatım boyunca başka bir şey yapmadım ben. Onu da şu anda çok istemediğimi farketmez biraz geç gibi geliyor bana. Yine de emin değilim. Her an istifa edip, kendi işimi kurup, mağazamı, dükkanımı açabileceğimi düşünüyorum. Yalnızca ara ara gelen ataklarda (adrenalin sanırım) bu istek kendini yoğun olarak gösteriyor diyebilirim. Yani… Neden olmasın ki?
Bir de, böyle düşünmemde işçi olmanın etkisi büyük. İşçi, memur, sözleşmeli (ki bu da işçi oluyor! kendinizi kandırmayın “sözleşmeli personel” diye. 4/B’ye tabi sözleşmeli memur değilseniz işçisiniz!) olarak çalıştığım sürece hayatımda istediğim düzeni, geliri, yapıyı kuramayacağım gibi geliyor.
Çünkü hiç istediğim kadar param olmayacak. Bu kadar açık ki bu. Emekliliğime kadar bir ev alamamış olursam neler olacak bilemiyorum bile. Bazılarınızın çok sevdiği sayın Başbakan ve yardakçıları sayesinde ülkemizin içine sıçılmış halde bulunuyor. Siz halen “böyle olmalı, yetmez ama evet” deyin durun.
Üç kuruş emekli maaşına göz diken, çalışanın kıdem tazminatını indiren insanlardan bahsediyoruz. İşveren’i kollayan, işçinin anasına kayan kişiler. İşçi ölsün çünkü. İşçi kim ki lan? Hiç…
BAzen ülkemiz komünist olsaydı nasıl diye düşünmüyor da değildim. Herkesin düşüncesi bu biçimde, gerçekten ama. Göstermelik değil, herkes gerçekten eşit olsa nasıl olurdu diye düşünüyorum. Gerçi köküne kadar ABD denen sahibin mandasında olduğumuz için düşünmek boşuna.
Tüm bunları düşündüğüme göre gerçekten çok karmaşık bir durumda olmalıyım. Allah (Tanrı, Yehova ne diyorsanız) sonumuzu hayır etsin.
Sağlıcakla kalın.
Pek kimse bir şey yazmamış.