Ben, ölümü 3 yaşında ki çocuklardan daha iyi kavradığını düşünüp, kabullenebileceğini zanneden bir yetişkinim!

Evet, büyüdüğümüzü zannedip her şeyi daha iyi anlayıp kavradığımı düşünüyordum. Öğretmendim, çocuklara rehberlik ediyordum. Balıklarının ölümünü kolayca kabullenen çocuklardan farklıydım, çok büyüktüm, çok görmüştüm.

Benim hiç arkadaşım ölmemişti biliyor musunuz? Ölümü sadece televizyondan izledim ben. Üzülmek değildi benimki, genelde sorumlu arıyordum kendimce zamansız ölümlere.

2 gündür göğsümden aşağı inmeyen bir yumru var ama. Adını anmayacağım, kim olduğunu bilmeyeceksiniz. Çünkü hepimiz bir diğerinin arkadaşıyız. Farkına varın istiyorum.

Kendi kendime kabullenemeyişimi ölçüp tartarken arkadaşlarımın da pek farklı olmadığını anladım. Biz ölümü öğretenler, ölümü bilmiyorduk demek ki. Belki de hiç arkadaşımız ölmemişti.

Adını anmayacağım, çünkü kim olduğunun önemi yok. Benim, senin, onun… Birilerinin arkadaşları her gün ölüyor, benim ki bugün öldü. Ağlayanlar kadar şanslı değilim ben, yutkunarak indiremiyorum göğsümde ki yumruyu. Göğsümde ki ile yaşamayı öğrenmeliyim herkes gibi?

Size bir şey söyleyeyim mi? Son bir kez görmeden, nasıl olduğunu bilmeden ölümü kabullenmek zor. Pişmanlıklarınızı gidermenizinse hiçbir yolu yok. Görmeyeli, sesini duymayalı aylar olmuştu ama işte şimdi arıyorum onu anlamsızca. Bu bir çağrı sanırım. Benim sarılmak istediğim insanlar var.

Arkasından güzel şeyler söyleyebilmek gibi saçma sapan uğraşlar içine girmeyeceğim. Aklımda onu tanımlayan tek şey, kendime söylediğim tek şey, durup durup hatırladığım tek şey, “onun canı tatlıydı…”

Benim hiç arkadaşım ölmemişti biliyor musunuz? Çok ayıp etti bana, mekanı cennet olsun…