Mayıs, 2011 için arşiv kayıtları

Naif İnsanım Vesselam

Konferanstayım.

Herkes bir hocayla fotoğraf çektirme çabası içerisinde. Bir bakmışım ben de bir arkadaşımın peşine düşmüş kocaman bir profesörün yanında poz veriyorum. Aslında- galiba hiç bir hocaya özel bir ilgim olmadığından- bana öyle “hocam bir fotoğraf çektirelim.” demek çok anlamsız geliyor. Ama işte vermişiz bir kere poz. Neyse resmi çektirdik, çevreye baktım, arkada başka bir hoca asmış suratını bize bakıyor. O anda içimde kocaman bir şefkat damarı kabardı. Yazık dedim hocaya, onunla kimse böyle bir şey yapmıyor. Hemen gittim yanına. “Hocam sizinle bir kare çektirebilir miyim?” Bana demesin mi “Hiç vaktim yok aaa! Yemek yiyelim ondan sonra olmaz mı?” Meğer şu herkesin “İstanbul Hatırası” mumamelesi yaptığı hocayı bekliyormuş  “milletin işi onunla bitse de gitsek, yemek yesek.” diye sıkılıp duruyormuş. Suratını asması da bu yüzdenmiş.

Yahu ne naif insanım ben. Adam doçent olmuş böyle şeylere kafa mı yoracak?

Çingene Bastonu

Çingenelere hiç bir garezim yok. Hatta zaman zaman onları izlemek zevkli bile gelir bana. Gel gör ki her zaman bu kadar eğlenceli de olmuyorlar maalesef. Hele hele dolmuş otobüs gibi kaçamayacağın bir ortamdaysan.

Ataşehir-Harem-Üsküdar dolmuşuna binmiş üsküdara gidiyordum. Dolmuşta arka arkaya koltuklara oturmuş yedi tane çingene vardı. Yedisi kokulu, ikisi sümüklü, birisi nine, ikisi anne, üçü çocuk. (Kokuları matematiğimi alt üst etmiş olabilir.)  Üst üste oturuyorlardı işte. Ben çevredeki her insana karşı hoşgörülü olamaya and içmiş kızsa her ne kadar onlardan mide bulandırıcı kokular yükselse de burnumu kırıştırmama kararlıydım. Sonuçta tüm çingeneler kokacak diye bir kaide yoktu. (Bu yazıyı yazmadan önce her karşılaştığım çingenenin yakınından geçip kokularını içime çekmeye çalıştım. Tam da düşündüğüm gibi hiç biri o dolmuştakiler gibi kokmuyorlardı.) Fakat yine de sümüğü kuruyup iki kısa yeşil yol haline gelmiş küçük erkek çocuğa bakmamakta kararlıydım. Elinde kırmızı bir fülüt vardı. İnce ince üfleyip duruyordu. Ben ayakta duruyordum. Arkadaki dörtlüde iki yer boşaldı, geçtim oturdum. Sümüklü velet de annesinin kucağından kalkıp benim yanıma. Koku buram buram yanımda tütüyordu artık ve ben dolmuşun biraz daha hızlı gitmesi için dua etmeye başlamıştım. Çocuğun kokusu, sümüğü yetmiyormuş gibi bir de öndeki diğer küçük çingeneyle bağırış çığırış kavga etmeye de başladı. (Oh, kokulu küfürler desene.!) Anneler hiç durur mu onlar da bastılar paparayı sümüklüye. Ben sıkıntıdan iyice gerilmiş, yüzüm asılmış tortop olmuş bir vaziyette otururken öndeki çingene nine okkalı küfürler savurarak bastonla çocuğa vurmaya başladı. Daha doğrusu vurmaya çalıştı. Daha doğrusu ıskalamama çalıştı. Zira baston bana vuruyordu, çocuğa değil. Bu durumda kalkıp “hey ne yapıyorsunuz” diye bağırmak gerek değil mi? Bense koku beynimi bloke etmiş olacak, kendimi savunmak için tek kelime dahi edemedim. Nine çocuğu susturdu. Bendeki yumuşak baston darbeleri… Öylece geldik Üsküdar’a.

Bu olaydan sonra ön yargı mekanizmam sonunda iflas etti. Bindiğim araçlara şöyle bir bakıyor, eğer içeride çingene yoksa biniyorum. Mazallah bu sefer de terlik ayakkabı falan, hiç kaldıramam doğrusu.

Yukarı Çıkabilir miyiz?

BURASI NERESİ LAN?

Selam, ben Burak ve sen benim blogumdasın. Burası çok saçma bir blog baştan uyarayım. Anlamlı yazılar yok, öyle üstün şeyler de yok. Gir bak işte. Bide aşağıdaki reklama tıklarsan bi kere çok sevinirim.